Oyuncak Hikayesi

April 28, 2009

Eskiler her zaman değerli olmuştur. Anısı olduğu için mi, yoksa başka bir sebepten dolayı mı bilemiyorum. Ancak pek çok eşyamız; zamanla işlevlerinini yitirse bile ısrarla saklanır. Geçtiğimiz günlerde evde yaptığım bir keşif sonucu, gizli kalmış hazinelerimi yeniden hatırlamış oldum. Onlar yıllar önce unuttuğum ve elime her aldığımda birçok anımı canlandıran eski oyncaklarımdı. Geriye pek fazla birşey kalmamış olsa da onları yeniden elime almak; itiraf edeyim, güzeldi. Eskilerin hatrına biraz oyuncaklardan bahsetmek istiyorum…

GEÇMİŞTEN ESİNLENDİLER

Benim hiç Yo Yo‘m olmadı aslında. emoticon Ancak bu "şey" günümüzde bile hala oldukça popüler bir oyuncak. Kendi alanında, çağımızın da ilk süperstarlarından birisi Yo Yo. Kaynaklara göre 1929 yılında ticari olarak satışa sunulan bu oyuncağın geçmişi, aslında çok eski çağlara kadar uzanıyormuş. Bu oyuncağın birçok farklı çeşidi var ve onunla ilgili çok değişik oynama teknikleri geliştirilmiş. Bu işin profesyonelce yapanları bile var. Öyle ki onunla tüm dünyada yarışmaları bile düzenleniyor.

BİLİME HİZMET ETTİLER

1940′lı yılların popüler oyuncaklarından biri ise Slinky adındaki gerçekten de ne işe yaradığını bilmediğim nesne var. Tabii ki bu durum oyuncağın ortaya çıktıktan sonra, tüm dünyada 60 yılda 300 milyon adet sattığı gerçeğini değiştirmiyor. Çocukluğumda, Slinky benim için sadece ilk hareketi yaptıktan sonra, merdivenlerden çok güzel yuvarlan renkli bir nesne. Ancak Slinky, aslında oldukça bilimsel bir oyuncakmış. Sadece işleyiş yapısı ve tasarım şekli ile değil, inernetteki bilgilere göre, Slinky pek çok bilimsel deneyde de kullanılmış zamanında.

KİTLESEL ÇILGINLIK

Oyuncakların altın çağı olarak ise 1950′ler kabul ediliyor. Oyun hamuru Play Doh, plajların vazgeçilmez vakit geçirgeçi "uçan disk" Frisbee ve zamanında tam bir çılgınlık halini alan Hula Hoop savaş sonrası yılların en popüler oyuncakları arasında yer alıyor. Bu oyuncak patlamasında, 2′nci Dünya Savaşı sonrası yaşanan zor yılların büyük payı var kuşkusuz. Canlanan ekonomik hayat ve yeniden inşaa edilen ülkeler oyuncak çeşitliliğine de önemli katkılar yapmış sanırım. Tabii bugün işlevleri değişti diyebiliriz. Sokakta Hula Hoop çeviren kız çocukları pek göremezsiniz. Eskilerin oyuncağı bugünlerde zayıflamak isteyen hanımlara hizmet ediyor.

POPÜLER KÜLTÜRE KATKI

Oyuncaklar da zamanla kaçınılmaz bir şekilde değişime uğradı. Örneğin 50′lerde ortaya çıkan ve 60′lı yıllarad patlayan Lego markasının geliştirdiği birbirine geçmeli plastik tuğlaları çocuklara yaratıcılıklarını geliştirme fırsatı sunmuş. 25 yıl kadar önce, Lego ile inşaa ettiğim küçük ölçekli şehirleri hala hatırlıyorum. Lego günümüzde sadece bir marka ismi değil artık. O popüler kültürün parçalarından biri olmuş durumda. Lego kullanılarak çevirilen ilginç filmleri veya yapılan sanat eserlerini hatırlatmam yeterli olur sanırım.

BİLMECEYİ ÇÖZER MİSİN?

Lego kadar çok sevdiğim ve 25 yıldır hala oynadığım tek oyuncağım olan Rubik Küpü ise 1970′lerin ortasında ortaya çıkan ve 1980′lerde tüm dünyayı etkisi altına alan bir şaheser benim için. Tek bir çözüm yolu olmayan bu oyuncağı bir ömür boyu çözebileceğime inanmıyorum açıkçası. Bu "icat" yeni bir bakış açısı da geirdi oyuncaklar alemine; büyükler de artık oyun oynayabilirdi. Rubik Küpünden sonra zeka oyunları pek bir popüler oldu.

VE TEKNOLOJİ GELDİ

1980′li yıllar oyuncakların yapısını da değiştirmeye başladı. Önce Atari ile elektronik hayatımıza girdi. Sonra Rusya’dan dünyaya yayılan Tetris ortaya çıktı. Onu "sanal hayvancıklar" Tamagotchi‘ler takip etti. Hala otobüste, sokakta Tetris’i elinden düşürmeyen insanları hatırlıyorum. İtiraf edeyim, eski Tetris’imi bulduğumdan beri birkaç gündür onu elimden düşürmüyorum.

BİR ZAMANLAR…

Günümüzde çocuklar artık pek Kızma Birader oynamıyor. En azından benim çevremde bu durum böyle. Bir zamanlar, bir yerlerde "bilgisayar yaygınlaştıktan sonra sokakta oynayan çocuk sayısının çok azaldığı ve eski geleneksel oyuncakların ve oyunların kaybolmaya başladığını" okumuştum. Elbette bu çok aykırı bir durum değil. Bugünün çocuklarının da yıllar sonra hatıralarını canlandıracak oyuncakları olacaktır tabii ki. Peki siz eski oyuncaklarınızı hatırlıyor musunuz?

Sinemada Otomobil Büyüsü

December 31, 2008

30′uncu yaşını sadece birkaç yıl önce devirmiş biri olarak asla otomobillere öyle özel bir ilgi duymadım. Ehliyetimi bile bir yıl önce aldığımı söylersem ilgi derecemi daha iyi anlamış olursunuz. Buna rağmen sinema filmlerinde otomobilleri izlemekten büyük zevk aldığımı da itiraf etmem gerekiyor. Bu yıl gösterilen birkaç filmde otomobiller neredeyse ana rolleri kapınca, hemen sinema tarihinde yer etmiş büyüleyici motor sesli filmleri hatırlamaya başladım. Aklıma hemen "Knight Rider" geldi nedense. Bir televizyon dizisi olmasına rağmen birçoğumuz için unutulmayan olduğu bir gerçek.

Vanishing Point (1971) 

Listeye kesinlkle girmeye hakeden filmlerden ilki 1971 yapımı "Vanishing Point". Dodge Challenger’in sürücüsü Kowalski’nin durdurak bilmeyen Amerikan otobanlarındaki yolculuğu seyredene büyük keyif veriyor. Otomobiller kullanıldıkları dönemleri analatabilmek için de referans noktası oluşturuyor. Örneğin "American Graffiti" filmi, 1960′lı yılların havasını çok güzel yansıtıyor. Elbette otomobil deyince en sık akla gelen klişelerden biri de hırsız-polis kovalamacaları oluyor. "The Italian Job" filmindeki Mini Cooper’ların bir soygunda bukadar önemli bir görev alabilecekleri kimin aklına gelebilir ki. "Gone in 60 Seconds" filminde ise otomobiller hedef konumuna dönüyor. Bir hırsızlık çetesi çok kısa bir sürede tam 100 adet otomobil çalabilir mi sizce? Filme göre eğer Ford Mustang kulanıyorsanız yakalanmayacağınız kesin. Bu harika aracın başrolleri paylaştığı bir başka kült film ise "Bullitt". Steve McQueen’in ve Ford Mustang’ın karizması bir olunca San Francisco’nun yokuşlu yolları bile hiçbirşeye engel olamıyor. 1971 yılında Oscar’ları süpüren "The French Connection" ise en iyi polisye filmlerden biri olarak kabul ediliyor.

Mad Max 2: The Road Warrior (1981) 

Elbette tüm otomobilli filmler dram veya polisiye değil. Eğlenmek isteyenler "Smokey and the Bandit" ve zengin kadrosuyla "Cannonball Run"ı, korkmak isteyenler ise Stephan King’in yazılarından canlanan "Christine"yi izleyebelir. Otomobiller bilimkurgu türünde de sık sık kullanılıyor. "Mad Max" serisinin ikinci filminde "Road Warrior" Mel Gibson’un geleceğin dünyasındaki tozlu yolları aşındırırken ve adalet dağıtırken en büyük desteği altındaki araçtan aldığı bir gerçek. Yine "Terminatör" ve "Matrix" serilerinde de otomobiller kahramanlara hayatta kalmaları için yardım ediyor.

Christine (1983) 

Otomobil deyince çizgili filmleri de unutmamak gerekiyor. Anime serisi olarak "Speed Racer" ve "Intial D", animasyon filmi olarak da "Cars" ve daha eski bir örnek olan "Grand Prix" hemen kendilerini hatırlatmayı biliyor. Tabii ki kötülerle savaşırken tekerlekleri tercih eden "Transformers"ları da unutmamak gerekiyor. Otomobiller garip hallere de büründü zaman zaman. Bazen "Batman"deki gibi bir süperkahramanın teknoloji harikası aracı oldu. Gizli bir ajanın kimliği oldu (James Bond). Bazen sahiplerini "Ghostbusters"da olduğu gibi sahiplerini hayalet avlamaya götürdü. Elbette yol filmlerinde de özgürlüğü arayanları, düşünmeden yol alanların kılavuzu da oldu otomobiller (Thelma & Louise). Hatta geleceğe ve geçmişe yolculuk etmemizi bile sağladı (Back to the Future). DeLorean birtanedir. Otomobiller değişse bile "The Driver" ve "Death Race 2000" gibi klasikleri, "Bourne", "The Blues Brothers"ta veya "Ronin"de arabalarla yapılan kovalamaca sahnelerinin herzaman hatırlayan birileri olacaktır. En azından ben unutmayacağımı söyleyebilirim. 

Gezi: Ukrayna

September 27, 2008

Ukrayna’yı iki kez görme şansım oldu. İki farklı mevsimde, iki farklı şehri gezdim. İlk seyahatim kışın yerini bahara bıraktığı bir haftaya denk gelmişti. Gittiğim yer ise Harkiv adında bir şehirdi.

Kiev, Ukraine

Harkiv, Ukrayna’nın kuzeydoğusunda bulunuyor ve sonradan öğrendiğim kadarıyla 1.5 milyonluk nüfusuyla ülkenin en büyük ikinci büyük şehri. Şehirde dolaşırken ilk dikkatimi çeken caddelerin genişliği, binaların ihtişamı oldu. Tüm bu “görkem”den sıyrılıp daha dikkatli baktığınızda önce binaların bakımsızlığını fark ediyorsunuz. Ancak yine de bu durumun da kendine özgü garip bir çekiciliği var. Yani gezerken bir anda kendinizi 1970’lerin Sovyet Ukrayna’sında hissetmeniz hiç şaşırtıcı olmamalı.
İhtişamın en güzel örneğini Svoboda Meydanı’nda göreceksiniz. Avrupa’nın en büyük, hatta Çin’deki Tiananmen Meydanı’ndan sonra dünyanın en büyüğü olduğu söylenen bu alan şehrin merkezi konumunda. Burada ayrıca Gosprom binası da bulunuyor. Bu bina yapıldığı yıllarda tüm dünyada modern mimarinin en önemli yapılarından biri olarak bilinmiş. Svoboda Meydanı’nın en göz alıcı ve en yeni unsuru ise ironik biçimde nostalji içeriyor. Dev Lenin heykeli Harkivli gençlerin en önemli toplanma yerlerinden biri.

Lenin Statue, Kharkiv, Ukraine

Şehrin merkezine doğru ilerledikçe tarihi yapılarla karşılaşmaya başlıyorsunuz ve tabii ki modern hayatın ilk izleri de burada ortaya çıkıyor. Şehirde eğitim veren 20 kadar üniversiteyle Harkiv tam bir üniversite şehri görünümünde. Genç nüfus burasını her zaman hareketli tutmaya yetiyor. Açıkçası farklı mutfaklardan tatlar sunan sayısız kafe ve restoranlar sizi bile şaşırtabilir. Sadece şehir merkezinde değil, farklı mahallelerde de birkaç kadeh votka yudumlayacak yerler rahatlıkla bulunuyor. Neşeli Ukraynalıların yan masada akordeon eşliğinde halk şarkılarıyla coşmalarını izlemek gerçekten çok keyifli. Kültürel etkinliklerin çokluğundan ise hiç söz etmiyorum bile.
Svoboda Meydanı tarihi şehir merkezini dolaşmaya başlamak için de en iyi nokta aynı zamanda. Buradaki Sumskaya Caddesi boyunca yürümek tarihi mekânlarını görmek için zorunlu bir güzergah konumunda. Yolun sonuna ulaştığınızda sakin sakin akan Harkiv nehri karşılıyor sizi. Burası şehri en güzel anlatan yerlerden biri. Kıyısında sıralanmış bitişik nizamlı üç dört katlı apartmanlar, küçük köprünün üzerinden geçen tramvay, sakin sakin yüzen ördekler ve ağaçlı yolda koşuşturan insanlar… Harkiv kesinlikle keşfedilmeyi bekleyen bir şehir. Hem biraz doğulu, hem köklerine sadık hem de kültürünü güzel anlatan bir yer…

Khreshchatyk, Kiev, Ukraine 

Kiev ise çok daha batılı bir şehir görünümünde. Bu muhteşem şehri de sonbahar renkleri arasında görme şansım oldu. Borispol Havalimanı’ndan şehre doğru yolculuk ederken önce yoğun bir ormanın içinde yarım saat kadar yol alıyorsunuz. Bu ormanları oluşturan ağaçların tek tek elle dikildiğini öğrendiğiniz zaman ise hayranlığınız daha da artıyor. Tabii bu yeşil örtü merkeze doğru ilerledikçe azalıyor. Ama ağaçların  bizim İstanbul’un kat kat fazlası olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

Kiev, Ukraine 

Kiev’e giriş yapmak için öncelikle suyu geçmeniz gerekiyor. Volga ve Tuna’dan sonra Avrupa’nın en büyük üçüncü nehri olan Dinyeper, Kiev’in ayrılmaz bir parçası gibi duruyor.. Ukraynalıların bunu anlatmak için bize söylediği ilk şey “Kiev’i mutlaka bir de Dinyeper’den görmeniz gerekiyor” olmuştu. Kıyıdan şehre bakınca kiliselerin rengârenk kubbeleri, Sovyetler döneminden kalma dev binalar ve Kiev’in yeni yüzü, inşaat halindeki gökdelenler, hepsi tek bir karenin içine sığıyor. Şehrin ana damarı Khrescatyk Caddesi turistik bir tur için herkesin önerdiği ilk adres. Mimarideki Rus etkisini sadece turistik merkezde değil, halkın yaşam alanlarında da görmek mümkün. 1950’lerde tuğladan yapılan birkaç katlı, uzun binalar zaten her yerde kendini gösteriyor. Yolun hemen başlangıcında bulunan Besarabsky Rinok Çarşısı’nda yer alan halk pazarı, Kievlileri tanımak için de güzel bir başlangıç yeri olacaktır örneğin.

Motherland Statue, Kiev, Ukraine 

Cadde boyunca yürürken ara sokaklara girmek birçok küçük güzelliği de karşınıza çıkarıyor. Örneğin Kiev Passage; yan yana sıralanmış şık mağazalar ve kafeyi barındırıyor içinde. Khrescatyk Caddesi’nin sonunda, son yıllarda Ukrayna’nın en bilinen yeri haline gelen Özgürlük Meydanı’na ulaşacaksınız. Meydan birkaç yıl öncesinin Turuncu Devrimi’nin merkezi konumundaydı. Burası her daim kalabalık. Özellikle genç Ukraynalılar’ın en çok tercih ettiği ayak üstü sohbet yeri konumunda.
Kiev için yakıştırılan bir isimlerden biri de: “Altın Kubbeli Şehir.” Bunun nedeni her yerde karşınıza çıkan muhteşem katedral, manastır ve kiliselerin altın renkli çatıları. Dini yapıların yanısıra şehrin bohem mahallesi olan Andrevevsky Yokuşu’ndan aşağıya, limana doğru yürüyüş yapabilirsiniz. Burada hafta sonları bölgede yaşayan ressamlar tezgahlarını kurup tablolarını satıyor. Ukrayna Ulusal Sanat Müzesi, Kukla Tiyatrosu ve 108 metrelik Anavatan heykelinin gölgesindeki Savaş Tarihi Müzesi mutlaka görülmesi gereken yerler. Ha, Khreschaty parkındaki demirden gökkuşağının altından Dinyeper nehrini ve eski Kiev’i seyretmeyi de mutlaka deneyin. Ve mutlaka, bir altgeçite girin ve bir gün akordeon, bir gün akustik gitarıyla müzik yapan yaşlı adamın müziğini herkesle birlikte dinleyin. Kiev hakkında bilmeniz gereken her şey onda gizli.

İpuçları: Ukrayna’da şehirlerde ulaşımınızı sağlamak için en iyi yol metro. Sabah saat 5.30’da başlayan seferler gece yarısına kadar durmaksızın, küçük aralıklarla devam ediyor. Yemek çeşitliliği açısından sıkıntı yaşamayacağınız kesin. Böyle, açık büfe şeklinde çalışan ve onlarca çeşit yemek sunan birçok mekan bulunuyor. Ayrıca aklınızda bulunsun Kiev’de arabalar için her yer park alanı. Geniş kaldırımlarına aldanıp güvenli bir yolda yürüdüğünüzü düşünürken aniden karşınıza park etmeye çalışan bir otomobil çıkabilir, dikkatli olmanızda fayda var.

10 Hayalet Şehir

July 24, 2008

Gunkan-jima

Birkaç yıl önce Kuzey Kıbrıs’a bir iş gezisine gittiğimde Magosa’ya (Famagusta, Gazimagosa) gittiğimde tellerin ardında kalan yasak bölgeyi görme şansım olmuştu. Rehberimizin anlattığına göre Maraş ismi verilen bölge 1974 yılında varılan anlaşma sonucu tarafsız bölge olarak kalmıştı ve semt aniden boşaltılmıştı. Bölgeyi kısa süreli gözleme şansım bile bana çok şey görme fırsatı vermişti. Sokakların boşluğunun beni ürperttiğini hatırlıyorum örneğin. Yılar önce adanın en gözde turistik merkezi olan Maraş’a kurulan oteller şimdi uzaktan harap görünüyordu. Daha yakında bulunan küçük plajdaki şemsiylerin demirlerinin çürüdüğü açıkça görülüyordu. Bize anlatılanlara göre şehrin boşaltılması okadar ani olmuş ki hala bazı evlerde masaların üstünde açık kitaplar, söndürülmüş sigaraları çöpe dahi atılmamış kültablaları varmış. İnsanlar posta kutularındaki mektuplarını bile alma şansı bulamamış. 

Prypiat

Hayalet şehir kavramıyla daha sonra iki sefer daha karşılaştım biri Ukrayna’da Çernobil Kazasından sonra boşaltılan Prypiat şehri ile ilgili bir belgesel izlerken oldu. Diğeri ise Japonya’nın Gunkanjima adasıyla ilgili tesadüfen bulduğum fotoğrafları gördükten sonraydı. Bu tarz şehirlerin kalabalık dünyamız üzerinde çok fazla olmadığını düşünüyordum ancak buradaki blogda seçilen 10 İnanılmaz Hayalet Şehri gördükten sonra fikrim değişti. Küçük bir araştırma sonrası Wikipedia’da bulduğum bu sayfa ile bu sayının çok daha fazla olduğunu öğrenmiş oldum. 

Kolmanskop

Şehirlerin terkediliş sebepleri çok farklı elbette. Örneğin üstte linkini verdiğim derlemenin ilk sırasında bulunan Namibia’nın Kolmanskop şehri elmas madeni arayıcılarının sadece iki yılda kurduğu bir şehirmiş. Ancak kaynaklar tükenince bir anda çölün ortasındaki vaha kaderine terk edilmiş. Oradour-sur-Glane ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında terk edilmiş bir Fransız kasabası. Bu hikayeler böyle gider durur. Benim gibi ilginç bulanlar için paylaşmak istedim. 

  • KOLMANSKOP (Namibia)
  • PRYPIAT (Ukrayna)
  • SAN ZHI (Tayvan)
  • CRACO (Italya)
  • ORADOUR-SUR-GLANE (Fransa)
  • GUNKANJIMA (Japonya)
  • KADYKCHAN (Rusya)
  • KOWLOON WALLED CITY (Çin)
  • FAMAGUSTA (K.Kıbrıs)
  • AGDAM (Azerbaycan)

 

1980′ler: Korku Sinemasının Altın Çağı

May 31, 2008

Aslında çok sıkı takipçisi olmasam da korku sinemasını her zaman sevmişimdir. Son yıllarda özellikle uzakdoğu ülkelerinden çıkan yeni nesil korku filmleri gitgide daha çok ilgi çekmeye başladı. Doğal olarak Hollywood da hemen bunlara el attı. Çünkü bu tür için, birkaç başarılı örnek dışında, neredeyse boş geçen 10-15 yıldan sonra bu yeniden yükseliş anlamına gelebilirdi. Ancak nedense yeni nesil korku filmlerinden asla 1980′lerde izlediklerim kadar tat alamadım.
A Nightmare on Elm Street
Belki de bu durumun sebebi bugünkü filmlerin neredeyse sadizm kokan sahnelerinin, çok gerçekçi bir şekilde sunulması olabilir diye düşünüyorum. 20 yıl kadar önce çekilen filmler de çok kanlıydı aslında. Ancak yine de bugüne nazaran daha yumuşak havaları vardı. 10-12 yaşında bir çocuk olarak izlediğim Freddy Kruger’dan sonra asla uykuya dalmayı korkmadım örneğin. "A Nightmare on Elm Street" 80′li yılların en çok ses getiren korku filmlerinden biri olmuştu. Tabii bir de "Friday the 13th" vardı. Buz Hokey maskesi takan seri katil Jason Voorhees bir göl kıyısında ortalığı kana buladıktan sonra bir düzüne kadar filminin daha çekilmesinin yolunu da açtı. Bu kural o dönemde ortaya çıkan birçok film için geçerli oldu. Başka bir deyişle işin cılkı çıktı.
Halloween
Aslında herşey 1970′li yılların sonlarında başladı. Önce "The Exorcist", sonra da beyaz maskeli Michael Myers’ın sürüklediği "Halloween" filmleri yakaladıkları gişelerden sonra hem türün yolunu açmış oldular, hem de yeni temellerini oluşturdular. Din üzerine kurulu senaryolar ve zeki-yenilmez seri katiller filmlerin ana konusu olup çıktılar. Devam filmleri çekildikçe korkunun türü hafiften fantaziye de kaymaya başladı. Defalarca durdurulan kötü adam tekrar ve tekrar binbir değişik yolla diriliyordu. Uzayan seriler ise aslında kısıtlı bir malzeme sağlayan korku türünde klişelerin doğmasına sebep oldu. Örneğin "Scream" serisinde bu klişeler çok güzel anlatılmıştı bence. En son izlediğimiz "Grindhouse" ise bu konuda hoş bir lezzet bıraktı açıkçası.
Evil Dead
Örneğin "Omen"de ve "Children of the Corn"daki gibi çocuklar korkutan oldular defalarca. Teen-slasher türünün en iyilerinden sayılabilecek "Evil Dead" serisi ise gençleri işin içine katarak senaryolara hareket getirdi. Tabii "dead" serilerinde zombiler hala aramızda dolaşıyordu. Tabii kurtadamlar, hayaletler ve vampirler de asla eksik olmadılar sinema perdeleriden. "Alien" ve  "The Fly" gibi bilimkurguya daha yakın olan filmlerde yüksek dozda gerilim öğesi kullanılarak filmlerin temposu hep yüksek tutuldu. Tabii evrim geçirmiş vahşi çeşitli türlerden hayvanlar da 1980′li yılların korku sinemasının kollarından birini oluşturdu. "The Texas Chain Saw Massacre" ve "The Amityville Horror" gibi klasikler bugünlerde yeni çekilmiş halleriyle tekrar türü sevenlerin karşısına çıkıyor. "Hellraiser", "The Shining", "The Thing", "Poltergeist" ve "Re-Animator" gibi nice güzel film şimdi izleyince biraz komik gelse bile hala kalbimizde özel bir yere sahip. Artık eskisi gibi bizi korkutmasalar bile…